(3 Temmuz 2010 Cumartesi)
6.
Stuttgart…
Son birkaç günü Stuttgart’ta geçiriyoruz.
Kaya Beylerin evi kentin dışında, sessiz, sakin, aÄŸaçlarla, çiçeklerle iç içe, hafif eÄŸimli Gerlingen denen bir semt. Evler 2 - 3 katlı. Kentin karmaÅŸasından, gürültüsünden uzakta, sakin bir yaÅŸam için ideal bir mekân.
Kaya Bey ve oÄŸulları iÅŸlerine gittiler. Bizi metroya Sevim Hanım götürüyor. Ana cadde ıssızca; anlaşılıyor ki herkes iÅŸinde gücünde. Birkaç belediye çalışanı, özel giysileri içinde, yeÅŸil ve çiçeklik alanları, aÄŸaç diplerini eÅŸeliyorlar, kimi yerlere yeniden çiçek dikiyorlar, ya da tohum atıyorlar. Mevsimine göre bunun yılda birkaç kez yapıldığını öÄŸreniyoruz.
Gerlingen, metronun son durak yeri. Büyük panolarda, kentin haritası asılı. Haritaya göre kentin altı, metro hatlarıyla adeta bir örümcek ağı gibi… Sevim Hanım para atarak cihazdan bilet alıyor, bize veriyor. Bilet iki yönlü, altlı üstlü 4 kullanımlı. Bileti trenin içindeki cihaza okutuyoruz. Durakta turnike ve hiçbir görevli yok. Kapı üstlerinde, haritadaki gibi, hatları gösteren renkli çizgiler. Hatları saymak olanaksız gibi. Tren ilerledikçe de ilerleyen ışıklı levhalar. Durağı ÅŸaşırmak, kaçırmak olanaksız…
Kent merkezine ulaşıyor, dışarı çıkıyoruz.
Stuttgart, Almanya’nın 6. büyük kenti; Baden Wüttemberg eyaletinin de baÅŸkenti.
Metrodan geniÅŸ mi geniÅŸ caddelere dalıyoruz. İşte kocaman meydanlar. Bu cadde ve meydanları farklı üsluplarda tarihsel yapılar çevrelemiÅŸ. Aralara da ustalıkla yapılmış yapılar yerleÅŸtirilmiÅŸ. En büyük meydanın bir yanında Wilhelm Sarayı yer alıyor. Yüksek, uzun, görkemli bir saray. Kral I. Wilhelm zamanında yapılmış. Sarayın çevresinde, o üslupta birçok yapı ve sütunlar bulunuyor. Sarayın önünde, yeÅŸillikler arasında da yürüyüÅŸ yolları, heykeller, çeÅŸmeler, oturma – dinlenme grupları…
Sturttgart meydanında binlerce Türkiyeli
Özgür Kalın, önceki gezilerin birinde, bir ulusal maçta, bu meydanın birlerce Türk tarafından doldurulduÄŸunu, bayrakların, flamaların elden ele dolaÅŸtığını, sloganların atıldığını, Türkçe ezgilerin korolar halinde söylendiÄŸini, müthiÅŸ bir coÅŸku ve heyecanın yaÅŸandığını anlatıyor.
Stuttgart zaten Türklerin en yoÄŸun olduÄŸu yerlerden biri…
Meydanlar, caddeler turistlerle dolu. Bunu inceleyici bakışlardan, konuÅŸmalardan, giysilerden, kamera ve fotoÄŸraf makinelerinin çalışmalarından anlıyorsunuz. Adım başı sokak sanatçısı… Resim yapan, dans eden, ilginç çalgılar çalan, ezgiler söyleyen…
Stuttgart, en tercih edilen tatil yörelerinden biriymiÅŸ; yılda ortalama bir milyonun üstünde ziyaretçisi oluyormuÅŸ.
Bu meydanı birkaç kez turluyoruz, her birinde farklılıklar görüyoruz…
Çepeçevre büyük ticaret merkezleriyle dolu. Burası Alman ticaretinin en yoÄŸun olduÄŸu kentlerden biriymiÅŸ.
Nuri Bey, arabasıyla kentin deÄŸiÅŸik yerlerine de götürüyor bizi. Porsce ve Mercedes- Benz Müzelerinin yanından geçiyoruz, ama onları gezebilme fırsatı bulamıyoruz. Kimi yerlerde yumuÅŸak eÄŸimli alanlarda üzüm baÄŸları görüyoruz. Bu baÄŸlarda, ağırlıklı olarak ÅŸarap yapımı için üzüm yetiÅŸtirildiÄŸini söylüyor Nuri Bey.
Aynı zamanda bir endüstri kenti Stuttgart. Ama Avrupa’nın en yeÅŸil kentlerinden biri. DoÄŸa, kent yaÅŸamı, sanat, endüstri, ticaret… yüzyıllardır bir arada…
Alper, iÅŸi için bu hafta kent dışına gitmiyor, kentteki ofiste çalışıyor. Bizleri görmemiz gereken bir yerlere götürmek istiyor; ne var ki bir türlü hesaplar tutmuyor.
Gerlingen tepesinde kralın dinlenme sarayı
Bir akÅŸam, oturdukları semt Gerlingen’in tam tepesindeki, kralın (I Wilhelm olmalı) dinlenmek için yaptırdığı sarayına götürüyor. Saray, oldukça geniÅŸ yeÅŸil bir alanın ortasına yerleÅŸmiÅŸ. Saray oldukça gösteriÅŸli. Gece; ama çok güzel aydınlatılmış. Sarayın dört bir yanını sarmalayan geniÅŸçe avlusuna, önden ve arkadan büyük mermer merdivenlerle çıkılıyor. O saatte içeri giremiyoruz. Sarayın önündeki geniÅŸ alan, ÅŸimdilerde zaman zaman müzik ve benzeri gösteriler için kullanılıyormuÅŸ. Arkada ve yanda ise saray görevlilerinin kaldığı yapılar ve bir kilise. Sarayın geniÅŸ yeÅŸillikleri ise kralın gezinti alanları…
Saray, Stuttgart’a tam egemen. Kent ışıklar içinde…
Stuttgart’ta son gecemiz…
Nuri – Sırma Altun çifti, hepimizi yemeÄŸe alıyor. Sevim Hanım ve Alper de aramızda. ÅžavÅŸat mısır unundan gevrek, İtalyan hamsisi, ve de rakı…. Bol bol sohbet… Avrupa’daki örgütsel iliÅŸkiler, dernek çalışmaları son bir kez daha deÄŸerlendiriliyor.
Bu arada Sırma Hanım, memlekete bir gidiÅŸinde derlediÄŸi bir ezgiyi seslendiriyor. Remzi Yeni’nin bir gün önce notaya aldığı ezgiye son biçim verilmeye çalışılıyor:
“Ot biçtim kucak kucak
Dolaştım bucak bucak
Elların yari geldi
Benimki nerda kaldi
Gelmadi geberacak”
Biz de Almanya’ya adım atışımızdan bu yana, hem Sevim Hanın ve ailesinin, hem de Nuri – Sırma çiftinin gösterdikleri olaÄŸanüstü konukseverliÄŸe ancak teÅŸekkür edebiliyoruz.
Bir Çiçek Bahçesi : Mezarlık…
3 Haziran sabahı.
Hava kapalı, yağacak gibi.
Alper son kez bana yakındaki bir mezarlığı göstermek istiyor.
Mezarlığa yürüyerek gidiyoruz. Alçak bir çevre duvarının kapısından içeri giriyoruz. Tanrım ne bu?... Mezarlık deÄŸil, çiçek bahçesi… ÇeÅŸitli boyutlarda alçacık mermer, taÅŸ, aÄŸaç dikmeler, üzerlerinde yalnızca adlar, doÄŸum ve ölüm tarihleri yazılı. BaÅŸka hiçbir yazı yok. Bu dikmelerin önünde çiçekler, çiçekler, çiçekler… Bizdeki gibi uzun uzun, kat kat mermer yığınları, sütunlar hiç yok. Çiçeklerin ortasında, önünde özel koruyucuların içinde mumlar. Kimisi yanıyor.
Bugün kutsal bir günmüÅŸ. Erkenden gelenler olmuÅŸ; mumları onlar yakmış.
Mezarlarda hiçbir abartı yok. Tek abartı varsa o da çiçeklerin çeÅŸitliliÄŸi ve bolluÄŸu. Kocaman aÄŸaçlar, diplerinde de oturaklar. Bir dinlenme bahçesi adeta. Adım başı sade yapılmış çeÅŸmeler, yakınlarında da mezar bakım malzemeleri. Malzeme kullanılıyor, yerine bırakılıyor.
Gerlinger’de bir mezarlık
Mezarlığın alt başına yürürken kilisenin çan sesini duyuyoruz. Saat tam 9.00. Kilise hemen mezarlığın bitiÅŸiÄŸinde. Biri bir kapıdan çıkıyor; Alper onunla bir ÅŸeyler konuÅŸuyor. Kilisenin papazıymış. İçeri girmemize olanak saÄŸlıyor. Ana kapıdan içeri giriyoruz.
Kilise büyük deÄŸil. Salon boydan boya uzun oturaklarla dolu. Oturaklarda, oturacak insan sayısı kadar İncil bulunuyor. Üst kat da böyleymiÅŸ. Önde, oturakların bitiminde bir kürsü, kürsünün üstünde de açık bir defter ve kalem. Alper, papazın, yapacağı dinsel konuÅŸmanın notlarını oraya yazdığını söylüyor. Defter her zaman açık, isteyen okuyabiliyor. Kürsünün arkasında da İsa’nın çarmıha gerilmiÅŸ bir heykeli bulunuyor.. Camlarda, duvarlarda süslemeler…
Mezarlığın içinden, farklı bir yoldan yürüyoruz. İnceleye, gözetleye mezarlıktan ayrılıyoruz.O olaÄŸanüstü renk cümbüÅŸü, belleÄŸimde kendine özgü bir yer ediniyor…
Ve de Ayrılış…
İşte yine Sevim Hanımın nefis kahvaltısı…
Hafiften yaÄŸmur baÅŸlıyor. Gece geç saatlerde Burak da gelmiÅŸ; Kaya Bey uzakta, iÅŸinde. Burak’la vedalaşıyoruz, Alper’in aracıyla havaalanına yöneliyoruz. Sevim Hanım da geliyor havaalanına. Yol boyu yaÄŸmur ÅŸiddetleniyor.
Remzi Yeni, Nuri Bey ve Sırma Hanım da havaalanındalar. Biletler, bagajlar, kontroller, pasaportlar, çıkış iÅŸlemleri; epey uzuyor.
Ve de vedalaşıyoruz… Bu güzel insanlardan ayrılıyoruz… İçimde karışık duygular…
Sonuç Yerine…
Bu gezi notlarından nasıl bir sonuç çıkarmalı? Böyle bir sonuca gerek var mı? Ya da sonuç satır aralarında mı saklı?... Yoksa, okuyan olursa eÄŸer, herkes kendi sonucunu mu çıkarmalı?...
Ancak son olarak ÅŸunu belirtmeyi gerekli görüyorum:
Kısa bir sürede, Avrupa’nın üç ülkesinde sınırlı yerleri dolaÅŸtık, gözlemledik. Åžunu gördüm ki oralarda “devlet” yok, “insan” var. Devlet var elbette, ama hep gölgede, arka planda. Önde ise hep insan; insana verilen deÄŸer, insana duyulan saygı… Devletin soÄŸuk yüzüyle hiçbir yerde karşılaÅŸmıyorsunuz. Bunca yolda, caddede, sokakta, meydanda, metroda, bir tek resmi araç; bir tek coplu, silahlı, mihverli görevli göremiyorsunuz. Devlet varsa, sıcak yüzü insanla özdeÅŸleÅŸmiÅŸ. Åžu sonuca varıyoruz:
Orda “devlet, insan için…”
Ya bizde?...
En gözde cadde ve sokaklarımız, meydanlarımız (ne yazık ki o tür meydanlarımız yok) “güvenlik gerekçesiyle” neredeyse sürekli zırhlı araçlarla, dizi dizi otobüslerle dolu olmuyor mu; insan geçiÅŸlerine yasaklanmıyor mu?... Onlarca, yüzlerce postallı, çelik yelekli, üniformalı, coplu, silahlı, mihverli görevliler cadde ve sokak baÅŸlarını tutmuyor mu, alanlar bunlarla dolup taÅŸmıyor mu?... İnsanda korku, tedirginlik, yol-yön deÄŸiÅŸtirme kol gezmiyor mu?... Bilet, turnike yetmiyor; eli, beli coplu, iri üniformalılar, asık suratlarıyla korku salmıyorlar mı?...
Ülkemiz için de ÅŸu sonuç çıkmıyor mu?
“İnsan, devlet için…”
Bu sloganı Batı’da olduÄŸu biçimine çevirmek için, ulusça daha ne kadar zaman çaba harcamamız gerekiyor?...
Bunun için de ulusça uzun yolculuklara çıkmamız gerekmiyor mu?... Bu yolculukların adının da ÅŸöyle olması gerekmez mi?
“İnsan”a Yolculuklar!...