KARLARI KİRLETİYOR ÖLÜMÜN TÜMSEKLERİ
Rasim   YILMAZ
10.09.2021

 

(SÖYLEŞİ)

 

RASİM YILMAZ -  ASIM GÖNEN SÖYLEŞİSİ
 
Rasim Yılmaz
Sayın Asım Gönen, bize öz yaşamınızı anlatır mısınız?  
 
Asım Gönen 
-Yıl 1945; bu tarih büyük bir ihtimalle doğrudur. Ay ve gün için annem, ekşi elmalar toplanırken dünyaya geldiğimi söylerdi. Sanıyorum zor ve katı yaşam koşulları çocukların doğum tarihlerini önemsizleştirmiş. Geçim derdi ve özellikle de Artvin’in zor yaşam koşulları, yöre insanını çocuklarının doğum tarihlerini önemsemez bir kişiliğe büründürmüş. Ben de böyle bir ailenin çocuğu olarak doğum. Tarihimi ay ve gün olarak bilemiyorum ama nüfus cüzdanımda 5 Mayıs 1945 olarak kayda alınmış.  
 
Artvin’in Ardanuç Kazası, Aydın (eski adı Danzot) Köyü Mağnar Mahallesi’nde dünyaya gelmişim. O yıllardan aklımda kalan, o müthiş yeşilliği oluşturan ormanlık alanlarda, bazı ağaçların düzgün sürgünlü, mor ve yeşil karışımı renklerine benzer renklere rastladığımda, aynı duyguları şimdi bile çağrıştıran,  o yaşlara ve oralara gitmenin çocukluğunu yaşarım. Yitip giden çocukluk ve parçası olduğum o doğadan kopuş, o anları çağrıştıran neye rastlasam, hep aynı burukluk sarmalar ruhumu. 
 
Buruk bir anımsamadır bu.  Yeşille morun canlı, tazeler tazesi karışımıyla her karşılaştığımda canlanan burukluğun nereden geldiğini merak eder dururdum. Olayı çözdüğümde, yaşamla ölümün zıtlığı ve devri daimi Artvin’i olumlarken,  Kırşehir gelip ezik yerlerime yerleşir. Çünkü boz kırlar, Kırşehir kefen bezi gibi ölümü çağrıştıran bir karşıtlığı canlandırır ruhumda.  Dört yaşıma sığdırdığım Artvin’le ilgili çocukluk anılarım elbette bu kadar değil. Bir de Çatalkaya’nın çok yükseklerden Mağnar’a bakışı hâlâ belleğimdedir. Yukarılarda o görkemli duruş ezik bir hiçlik duygusunun anıtıydı sanki. Özellikle akşamın gölgelediği sessizlikte, yukarılarda devasa bir duruş, aşağıların çocuksu korkusunu ve ürkekliğini pekiştirirdi. 
 
  Artvin’den, Kırşehir’e göç nedeni, yaşam koşullarının zorluğu ve geçim derdiydi. Ninemin kucağında kayıktan gemiye geçişimiz ve Karadeniz’in kayığı ırgalayışı aklımdan hiç çıkmaz. İlk kez kayık, ilk kez gemi, ilk kez dalgalı bir mavilik ve hayranlık uyandıran şaşkınlık ve yine denizin yutmaya hazır korkular uyandırması… Sonra Kırşehir’in on kilometre kadar güneyinde, küçücük köyümüze kadar varışımızla ilgili hiçbir anı yok, ne varsa silinmiş. On hanelik bir göç kafilesi kerpiçten evler yapıyorlar. Ben güğümle su taşıyorum evimizin yapıldığı yere. Evler üçer metre aralıklarla yapılıyor. Ben evimizin yerini karıştırıyorum. Komşulara da su götürdüğüm oluyor. Gülüşüyorlar. 
   
  Okul yok. Okul çağım geldiği halde okula gitme olanağı yok. Tüm çocuklar sığırları birlikte otlatıyoruz. O yaşta köyden ayrılıp epey uzaklarda sığır otlatmak evden ayrılışın çocukluk hüznüyle sarmalıyor ruhumu. Masmavi bir gökyüzü ve kuru bir sıcak. Tepelere çıkıp rüzgâra kanat açıyoruz. Derelerde küçük küçük kaynak sularına gömüyoruz yüzümüzü. Yüzümü gömerek içtiğim o kaynak sularının lezzeti, şimdi su içerken bulamadığım o tadı aratır bana.  Akşam yaklaşınca sığırlar köy yolunu tutarlar. Onları topluca yürütmeye gerek yok. Biz nasıl imece usulü otlatıyor, öğlen yiyeceğimizi birlikte yiyorsak, sığırlar da birlikte düşüyorlar köy yoluna. Eve sığır sesleriyle dönüşün hazzı yorgunluğumuzu unutturuyor.  
 
 
Kırşehir’in köyümüze yakın mahallesinde bir akrabamızın evinde ve on yaşında başladım ilkokula.  O zamanlar diz boyu kar yağardı. Köyümüze kolay kolay gidemezdim ve anne, baba ve kardeş hasreti tüterdi burnumda. En çok söğüt ağaçlarına üzülürdüm. Onları daha dayanıksız sanırdım ve soğukta üşüdüklerini düşünürdüm.  
 
Bu arada annem ve babam “Ticani tarikatı” na girdiler. Ben ilkokul beşinci sınıfa gelmiştim. Tarikat üyeleri sık sık bizim evde toplanır hu çeker ve bazı olayları yorumlarlardı. En çok ilk insan olarak Adem Peygamber ilgimi ve merakımı çekerdi. Adem Peygamber’i uzun boylu, yakışıklı, iyi giyimli olarak anlatırlardı. O zamanki hayat bilgisi kitabında okuduğum ilk insanlar ile Adem Peygamber uyuşmazdı kafamda. Ben, bana daha gerçekçi gelen ilk insanları, Adem Peygamber’in öncesi olarak yorumlardım ve tarikat üyelerine inanmazdım. Doğa olaylarını anlatışlarında da aynı çelişkiler, çatışmalar yaratırdı bende. Tarikata girmediğim için anne ve babam tarafından dışlanmaya başladım. Babamla birlikte yaşayamayacağımı anladığım için ilkokuldan sonra ortaokula kayıt yaptırdım ve bir mucizeyi gerçekleştirerek ortaokulu bitirdim. Sonra yatılı Kırşehir Erkek İlk öğretmen okuluna girdim ve 1967 yılında öğretmen olarak göreve başladım.  O yıl TÖS’e üye oldum. Durmadan kitap okuyordum ve köy öğretmenliği, özellikle akşam sessizliği ve gurbet havası şiire yöneltti beni. Çalıştığım köy dağ  köyüydü. Çok kar yağardı. Sık sık çocuk ölümleri ile sarsılırdım. Okul lojmanının penceresi mezarlığa bakıyordu. Uzun ve siyah renk paltolarıyla mezarlığa giden adamlar, karları kirleten bir mezar tümseği bırakarak geri dönerlerdi. 
 
             “karları kirletiyor ölümün tümsekleri” 
 
Ve buna benzer pek çok dize sökülüp şiire dönüşmeye başladı. Artık bir taraftan okumak bir taraftan yazmak öğretmenliğimin yanında yaşam biçimim olmuştu. Tarikata girişle birlikte babam kıyamet kopacağı inancıyla tüm varlığımızı tarikat üyelerine harcadı. Çok yoksul kaldık. Ben dışlanmama rağmen onları hiç yalnız bırakmadım. Acılarını acı edindim. Çünkü onların yanlışı değildi bu kör inanç. Bu ortamı yaratan devasa bir güç vardı ve cahillik denen hastalığın mikrobunu şırınga edip duruyorlardı. Benim öfkem artık bu mikrobu yayanlara yönelmişti. Bu ilgili şiirimi paylaşmadan edemeyeceğim. 
 
 
 
O BENİM OLUK OLUK ANNEMDİ 
 
Elleri tütündü onlaarın 
                         yürekleri nar 
güz çiçeğiydi gülüşleri 
balı sağılmış yüzlerinde 
arılar gibi kardeşti acılar 
uzun uzun gökdelendiler 
               simsiyah yokluklar 
onlar acılara bağışık 
          onlar sevincin hamalıydılar 
 
onlar yüzünde balla yoğurmuştu hayatı 
yüzünde toprak yüzünde yaşamın hamuruydu 
esmer ve tapılası alnında ter 
       ve nasırlı elleri borçlu bir kederdi 
ve gözlerinde yaşlar 
       ve kitap kitap yakılmış oğul 
ve benim parmaklıklarda eskiyen alnımda 
             demirle parçalanmış annemdi 
 annemi bana düşman ettiler 
kara putlar gibi koyup avuçlarına ahireti 
 babamı bana düşman ettiler 
zulümlerini kıble yapıp 
secdeler dolusu sevdiler itaati 
en güzel göğsümüz emeğimizdi 
dayayıp ağızlarını  
             dinsiz imansız emdiler 
 
hayır 
o sadece hasatlanmış bir tarla değildi 
ne de yalnızca et ve kemik 
hayır 
o ne geceler gibi kör 
ne de ruhsuz bir heykeldi 
o karnının çiçeğini gözleriyle yoğurmuş 
o beton gecelerin çatlağından 
     oğlunu güneşe uçurmuş bir anneydi 
 
 
 
Rasim Yılmaz
Sayın Gönen, şimdiye kadar kaç kitabınız yayımlandı?

Asım Gönen 
-İlk şiir kitabım 1988 yılında “SEN AYRILIĞA EYERLİ  ŞARKISIN” adıyla yayımlandı. Arkasından “ACININ VOLKANI”, Enver Gökçe başarı ödülü aldı. Sonra “YARAMDAN HASRETİN AKTI” ve takiben “GÜL KOKAN DÜŞLER” TAYAD birincilik ödülünü aldıktan sonra jüri harici bir kararla ikinciliğe düşürülünce, ben ödülden çekilmek zorunda kaldım.. Epeyce bir aradan sonra “ÜLKE VE EKMEK” ve peşinden “KARMAT” ile “ARBATAN Gün ışığına çıktı. Bu arada FIRTINADA KAÇKAR ÇIPLAKTI ve YALANCI BAHARIN ÇİÇEKLERİ” adlı romanlarım yayımlandı. Yayımlanmaya hazır “ÖLÜLER YAS TUTMAZ” adlı dosyam Atila İlhan emek ödülü aldı.  Ayrıca “HÜZNÜN SAĞNAĞI ADLI” şiirim Vahdettin Bozgeyik şiir birincilik ödülüne değer görüldü. Karmat ile Arbatan adlı destanımın bazı bölümlerindeki şiirler kitap yayımlanmadan önce Yılmaz Güney emek ödülüne değer görüldü. Ayrıca yayımlanmaya hazır beş şiir dosyam, iki çocuk romanım ve çocuk öykülerim bulunmaktadır. 
  
Ne yazık ki emek yanlısı şiirlerin toplumla arasına kalın duvarlar örülmesi ve satış sorunu gerekçesiyle yayınlatmanın zor dönemi, yeni çocuklarıma kavuşmamın en katı engelini oluşturuyor. Buna rağmen her ay şiirlerim üç dört dergide yayınına devam ediyor. Şiirlerimin yayımlandığı dergilerden bazıları YENİ ŞİİR, ANADOLU EKİNİ, SÖYLEM, DAMAR, TURNALAR, EKİN SANAT, EREBİYAT NÖBETİ, SARMAL ÇEVRİM, EVRENSEL KÜLTÜR, YENİ E, SANCI, SANAT VE TOPLUM, AGORA, VARLIK ve YAŞAM SANAT gibi dergilerde yayımlandı ve yayımlanmaya devam ediyor. Ayrıca Cumhuriyet dergi ve Evrensel Gazetesinde şiir üzerine yazılarım yer buldu. 
 
TÖS kapatılınca TÖBDER de çağdaş, bilimsel eğitim ve insanca yaşam adına mücadeleye devam ettim. Küçük yerlerde örgütlü mücadelenin zorluğu ve halkın işsizlik, yoksulluk, açlık derdi benim de derdim oldu. Şiirlerimin özü duyarlığını buradan alırken, elbette sömürüsüz, gelecek kaygısı, işsizlik derdi, çocuklarımızla ilgili yaşam kaygısı olmayan bir yaşam, şiir yazmamın ve duyarlığımın dinamik gücünü oluşturdu. Yüzüm yaşama ve onu daha olumlu kılmaya dönük olduğu için asla konu sıkıntısı çekmedim. Sorunlar daha da ağırlaşarak devam ettiği için ben de daha derin duygu yoğunluklarına girerek yoluma devam ediyorum.  
 
Emekli olduktan sonra daha bir sanat ortamı isteği ile İzmir’e yerleştim. İzmir de on sene kadar TYS İzmir temsilciliği görevinde bulundum. Evliyim ve üçü de üniversite mezunu olan yetişkin üç çocuğum var. Duyarlığını ve enerjisini halkından alan bir şair olarak bu konuyla ilgili bir şiirimden kısa bir örnekle bu sorunun cevabını noktalamak istiyorum.
 
………………… 
halkım ey 
                 halkım 
      engereğin zehiri bu yoksulluk 
halkım ey 
              halkım 
fırtınası kudurmuş 
                  gemilyer çığlığı yaşadığımm 
…………………    
 
 
 
Rasim Yılmaz
Sayın Gönen, “Fırtınada Kaçkar Çıplaktı” adlı romanınızın yayımlandığını biliyoruz. Öncelikle romanın bu adının bir çıkış nedeni olduğunu tahmin ediyoruz. Bu konuda neler söylersiniz?
 
Asım Gönen
-Romanın adının “Fırtınada Kaçkar Çıplaktı” olması bir hayli düşünerek bulduğum bir isim oldu. Romanın yazılışı boyunca hep ismi düşündüm ve romanın yazılışı beş yıl kadar sürdü. Sanatsal yapıtların isimleri pek çok açıdan önemlidir. Anlatılanın özünü başlıkta bulmak, okuyucunun ilgisini çekmesi açısından önemlidir. İsimler ayrıca estetik bir hazzın da başlangıç noktası olmalıdır. Yani edebi olmalıdır. Ben bu ismi bulduğumda başka isim aramamak için kendime söz verdim. Çünkü romanın anlamına tam olarak denk düştü ve öylesine hoş bir isim oldu ki, başka bir isme yönelirim diye korkmaya başladım. İsim olayların akışı ve toplumsal yapıyla tam bir uyum sağlamıştı. Fırtına olayların büyüklüğü, acıların büyüklüğü ve yaşam koşullarının zorluğunu çağrıştırıyordu. Yani fırtına o döneme ait her türlü kıyımın sembolüydü. Ama acılar ne denli büyük olursa olsun, onu göğüsleyecek kararlı, yiğit  fırtınaya göğüs gerecek acılı bir halk vardı karşısında. Onu da ancak Kaçkarlarla sembolize edebilirdim.  Fırtına da Gemilerin Çığlığı da aklımdaydı ama bu isim biraz eziklik ve yılgınlık çağrıştırıyordu. Fırtına ne kadar güçlü olursa olsun karşısındaki Kaçkarlar’dı yani halkımdı! Benim için vazgeçilmez bir isim olmuştu. Yoksul ve yiğit bir halkın iç içe yaşadığı Ermeni komşularıyla ortak  mücadelenin ve insanlığının özlü bir imgesiydi. 
 
Rasim Yılmaz
Romanın içeriğinde 1. Dünya savaşı yıllarında Türkiye’nin doğusunda yaşanmış olaylar anlatılmakta. Kitap, tamamen yaşanmış olayları mı içermektedir, yoksa kurgu mudur?  
 
Asım Gönen
-Kitap genel olarak yaşanmış olayların anlatımıdır. Elbette kurgu da vardır. Örneğin romanın önemli karakterlerinden Kazmir kurgudur. Eğer böyle bir karakter yaratmasaydım, Almanya başta olmak üzere emperyalist birinci paylaşım savaşının uzantısı olan olayların Artvin’le bağlantısını kuramazdım. Çünkü Kazmir, çocukken babası bakır ticaretine girer ve o yöreden Almanya’ya göç eder. Yöre bakırından yararlanarak Almanya’da bakır ürünleriyle bağlantılı fabrika kurar ve çok zengin olur. Kazmir ise savaşa karşı ve sosyalist bir kimlik benimsemiştir. Babası cezalandırılacağını anlayınca Kazmir’i, çocukluk ve gençlik yaşamının önemli bir bölümünü geçirdiği Danzot Köyü’ndeki akrabalarının yanına gönderir. Kazmir, Emperyalist paylaşımın yarattığı sorunlara karşı bölgede hem Ermeniler’e, hem Türkler’e acı çektiren savaşa karşı ortak mücadeleyi örgütlemeye çalışır ve iki halkın düşmanının birbirleri değil, emperyalistler olduğunu simgeler. Artvin gibi bir yerde kapitalist çelişki ve ilişkilerin sıfır düzeyinde olduğu ortadayken, bu durumu gerçekçi, özüne bağlı olarak öykülemek ve kapitalizmle bağlantısını kurmak böyle bir kurguyu zorunlu kıldı. Bu tür kurgular azdır ve yaşananlar büyük oranda gerçek olayların anlatımıdır. Ama ne olursa olsun, bütün olayların sorumlusu, bölgedeki enerji kaynaklarına sahip olmak isteyen emperyalistlerin doymak bilmez emelleridir. Çünkü bölgeye kim hakim olursa, enerji kaynaklarına da o sahip olacaktır. 
 
Rasim Yılmaz
Sayın Gönen, romanda Türk ve Ermeni gençlerin karşılıklı aşkları ve halkların kardeşliği işlenmekte. Buradan hareketle neyi anlatmak istediniz? 
 
Asım Gönen
-Artvin’deki olaylar aslında halkların kardeşliğinin doğal ve pratik göstergesidir ve halkların kardeşliğinin teorik bilimselliğiyle tam örtüşmektedir. Dünya insanlığı bunun farkına varsa ve yörecilik, dincilik, ırkçılık gibi sorunların kaynağının üzerini örten yalancı birlikteliklerle aldatılmasa, yan yana, iç içe, birlikte yaşamak el ele vermiş bir mutluluk halayı olacaktır. Yalana, çıkara, hileye dayalı olmayan tek birlik beraberlik, emeğin birlik beraberliğiyle yaşam bulacak olan bir gerçekliktir. O dönemin acılarından yararlanarak ve ölen insanların kemiklerini sızlatacak biçimde, politik olarak Türkiye’ye isteklerini kabul ettirmek amacıyla, emperyalist emellerin efendileri, hemen Ermeni soykırımını gündeme getirir ve pazarlıkta ağır basmak adına masaya bu koşullarda otururlar. Fransa uçak alımında kendi uçaklarının satışı için Ermeni soykırımının kabulünü yasalaştırdı. Aynı biçimde Amerika ne zaman kendi çıkarları için Türkiye ile pazarlığa oturacak olsa, hemen Ermeni soykırımının kabul yasasını senatoya sunar. O döneme bakınca İngiliz, Alman ve Çarlık Rusya’sının Kafkas petrollerini paylaşmak adına, o bölgede üstlenmek amacıyla, Almanlar’ın İttahat ve Terakki’yi, İngilizler’in ve Çarlık Rusya’sının Ermeni Taşnak örgütüyle güçbirliği yapmasını ve halkları birbirine kırdırmalarının asıl sorumlusunun kimler olduğu açık değil mi?  Unutulmamalı ki Osmanlı Padişahı bu tür olaylarda tazminat ödemek zorunluluğu ortaya çıkınca, ödeyecek tırnağı bile olmadığı için, bu tür olaylara devamlı karşı olmak zorunda kalmıştır.  Yani bu olaylar, sorumlu tutulan devletin istemi dışında, emperyalist güçlerin dayatması ile olmuştur. (O dönemde Artvin’de Alman ordusu vardır. Komutanlarının ismi şu an aklıma gelmiyor ama romanda geçiyor.) Sorumlusu da onlardır. Kendi haline bırakılsa idi, iki halk yan yana ve kardeşçe yaşamlarını sürdürmeye devam edeceklerdi. Bu kesindir. Romanda bunları belgeleyen pek çok gerçek olaylar vardır. Roman karakterlerinden Şevket benim dedemdir. Ben altı yedi yaşlarımda idim. Kırşehir’de Kılıçözlü deresinin kıyısında gölgede oturmuş, beni kucağına almış, saçlarımı okşuyordu. Bir müddet sonra saçlarıma ılık ılık bir şeylerin damladığını anladım. Başımı kaldırınca dedemin gözlerinin yaşla dolu olduğunu gördüm. “Dede niye ağlıyorsun,’ deyince, derenin karşısında, ırmağa paralel uzanmış bir çalıyı gösterdi. “ Bu çalıyı görünce Summat geldi aklıma. Ermeni çete köyümüze gelmişti. Köydeki Türkleri camiye doldurup yakacaklardı. Köydeki Ermeniler önceden haberleri olduğu için toplanıp her Ermeni’nin saklayabildiği kadar Türk’ü saklaması kararı almışlar. Beni Arkadaşım Summat yatağa dürerek sakladı ve orada iki gün kaldım. Sonra Türk çete geldi. Biz de Ermenileri saklamaya çalıştık ama Summat yakalandı. Yakaladıklarını uçurumdan aşağı atıyorlardı. Summat uçurumun kıyısındaki bir çalıya tutunmuş, ‘Şevket ben seni böyle mi korudum,’ diye bağırıyordu? İşte o dalı görünce bu olay geldi aklıma. O yüzden tutamadım kendimi. Ayrıca Ermeni ve Türk gençlerin karşılıklı aşkları gibi yüce bir duygunun ırkçılığın sınırlarını tanımadığını da başka bir açıdan kurguladım. Aynı ırktan kötüyle iyinin birlikteliği ne kadar sahte ise, farklı ırklardan iyi ile iyinin birlikteliği o kadar değerlidir.   
 
Halkların kardeşliği sonradan bilimsel olarak belleğime yerleşince, bu olay romanı olmalı diye düşündüm ve roman böyle çıktı ortaya. 
 
Rasim Yılmaz
Sayın Gönen, roman yayınlandıktan sonra olumlu ya da olumsuz, okuyucudan ne gibi tepkiler aldınız?  
 
Asım Gönen
-  Roman Yar Yayınlarından çıktı. Tamamı satıldı. Roman hakkında edebiyat dergilerinde yazılanlar benim için sevindirici oldu. Ayrıca okuyan yazar, şair ve halktan dostlarımdan hep olumlu yanıtlar aldım. Bazı dostlarım okudukça yöre yemekleriyle ilgili roman boyunca bol anlatı olduğu için, taze şoti ve kuymak yemekten kilo aldıklarını söyleyerek eleştiriye tabi tuttular beni. Roman hakkında bir anımı ekleyeyim. Roman bitince yayınlatma konusu biraz sıkıntılı oldu. Avukat dostum Kemal Kırlangıç’ın göz gezdirmesini istedim. “Dosyayı bir hafta da ancak okurum. Bir hafta sonra gel konuşalım,’ dedi. Ama ertesi günü çağırdı. Boynuma sarılarak “okumaya bir başladım, sabaha kadar elimden bırakamadım,” dedi. “Bu romanı olduğu gibi hemen yayınlat. Hukuken bir sorun yok ama olursa ben bütün gücümle arkandayım” dedi.  
 
Rasim Yılmaz
Sayın Gönen, 1. ve 2. Dünya Savaşı çok gerilerde kalmış olmasına rağmen, günümüzde süren savaşlar konusunda ne düşünüyorsunuz.  Dünya barışı için ne yapmak gerekiyor? 
 
Asım Gönen 
-Küresel tekellerin dünyayı yeniden paylaşma emelleri daha fazlasıyla devam ediyor.  İlginç olanı tek ülkeye dayalı saf tekel yok artık. Uluslararası tekeller oluşumu savaşları da iç içe geçmiş rakip ve ortak karşıtlıklar haline getiriyor. Bu karmaşa karşısında saflar da karmakarışık olduğu için, halk kesimleri çıkış yolu bulmakta zorlanıyor. Ayrıca bu küresel tekelci yapıya ülkelerin tek başına güç yetirmesi olası değil. Küresel çapta sermaye birliğinin karşısında (onlar düşman kardeşlerin birliğidir) savaşların, işsizliğin, yoksulluğun ve dünyayı yaşanmaz duruma getiren hava kirliliğinin, iklim bozukluğunun, genetiği değiştirilmiş ve hormonlu gıda ve sağlık sorunlarının acı çektirdiği tüm dünya insanlığının örgütlü ve bilinçli birlikteliği, çözümün tek kaynağı olarak görünüyor. Bu tekellerin barış anlayışı: “Biz dünya değerlerinin nüfusun yüzde onu olarak yüzde doksanını alalım, siz de halk olarak nüfusun yüzde doksanı olarak değerlerin yüzde onunu alıp buna razı olun. Böylece barış içinde yaşayalım diyorlar. Elbette böyle bir barış onurlu değildir. Bu bir dayatmadır. Savaşın nedeni küreselci kapitalist sistemin krizi, pazar ve hammadde sorunudur. Kapitalist sistemin doğası budur. İktidarları, savaşı istemese bile, onların iradelerinin dışında kriz öyle dayatır ki, savaş politikası uygulamak zorunda kalırlar. İleri üretim ve kardeşçe paylaşım gibi ileri bir siyasi üretim biçimi uygulandığında, seven sevene kavuşur, ne açlık derdi olur, ne ölüm korkusu olur. Geçim derdi, gelecek kaygısı olmadan hep birlikte, yan yana, şen şakrak bir insan yaşamı tüm dünyayı kaplar. Böyle barış içinde mutlu olarak yaşamak, ona ihtiyacı olan dünya nüfusunun yüzde doksanının örgütlü, bilinçli biçimde yaşama müdahalesiyle oluşacaktır. Uzak bir ihtimal gibi görünüyor ama başka çözüm yolu yoktur. 
 
Rasim Yılmaz
Günümüzde ekonomik ve siyasi gidişat konusunda ne düşünüyorsunuz? 
 
Asım Gönen 
-Sanayi devrimini gerçekleştirememiş bütün ülkeler gibi ülkemizin de sosyal ve ekonomik gidişi, acılı bir yaşamı dayatıyor. Bağımlılık, üretimden düşüklük ve sürekli tüketici olmak, ülkemizde tarımsal üretimi ve iç pazarı da uluslararası tekellere kaptırmanın derin krizlerine doğru gidiyor. Geleceğimiz daha acılı bir yaşamın kapsamı içine giriyor. Burada önemli olan acıları anlatmak değil, eleştirmek değil, halk zaten bunun içinde yaşıyor ve yaşayarak biliyor. Önemli olan çözüm ve hangi toplumsal gücün bu sorunların üstesinden geleceğini toplum bilincine taşımak. Bunun en önemli öğreticilerinden biri de sanattır. Ne yazık ki, postmodernizm, gerçeküstücülük vs gibi karşıt sanat anlayışları, günümüz sanatını sermaye sisteminin desteğiyle ablukaya almış durumda. Anlamsız, çözümsüz, hedefsiz, estetik değer içermeyen, yalnızca merak ve eğlence olsun diye yazılan eserler, olağanüstü destek bulurken ve dergiler süslü püslü sayfalarını bunlara ayırırken, emekten yana sanat, toplumuyla bir türlü buluşamıyor. Yunus Emre’yi dört yüz yıl yasaklayan o dönem Osmanlı yönetimi sanatı halktan koparmayı başaramazken ve Yunus Emre dimdik yaşarken, onun içini boşaltanlar, şimdi sanatı hâkimiyetleri altına almayı başarmış durumdalar.  Elbette bu kalıcı olamaz.  
 
Küreselleşme, kapitalizmin yeni uygulama aşamasıdır. Sanayi devrimini gerçekleştirememiş ülkelere, özelleştirme kapsamı içinde “ sizde küreselleşmeyi kabul edin, bu şemsiyenin altına girin ve bizim gibi refah içinde yaşayın,” yutturmacası epeyce başarılı oldu. Ama toplum yaşamına öyle yansımadığı anlaşılmaya başladı. Durum daha da kötüye gitti. Çözüm onların kâra yönelik tüm üretim alanlarını ele geçirmeleri değil, Kendi olanaklarınla en ileri üretimi ve en kardeşçe paylaşımı kurma meselesidir. 
 
Rasim Yılmaz
Sayın Gönen, kitabınızın tükendiğini biliyoruz. Yeni baskı düşünüyor musunuz? 
 
Asım Gönen
-  Kitaplarımın elbette yeni baskılarını istiyor ve düşünüyorum. Engeller ve olanaklarım elverince, toplu basımlar için çaba harcayacağım. Umarım başarırım. Bu haliyle göçüp gitmeye asla gönlüm razı olmaz. Gün ışığına çıkmayı bekleyen çalışmalarım benim çok önemli yaşam gücümdür. Bu ülke aydın ve sanatçısının demokrasi mücadelesi, elbette demokrasinin de sanatçı ve aydına vefa borcu olacaktır.  
 
 
Rasim Yılmaz:
Sayın Gönen, başka çalışmalarınız söz konusu mu? 
 
 Asım Gönen
-  Elbette başka çalışmalarım var ve çalışmaya da olanca hızımla devam ediyorum. Çünkü ben yazanlardan değil, yaşamın işleyiş biçiminin ve o yaşamın mağdurlarının yazmak zorunda bıraktıklarından birisiyim. Halkımı ve ülkemi seviyorum ve sevmek sorumluluk ister gerçekliği kişiliğimin temel taşıdır. Belki on kitap oylumunda gün ışığına çıkmayı bekleyen şiir dosyalarım var.  Ayrıca Ahi Evren Destanı adlı dosyamı yeni bitirmiş durumdayım. İki çocuk romanı, pek çok çocuk öyküsü ve şiir üzerine dergilerde yayımlanmış ve yayımlanmayı bekleyen eleştirel ve kuramsal yazılarım var. Ayrıca Şiire Giden Yol isimli kitap oylumunda bir çalışmam yayımlanmayı bekliyor. Sözün özü, özün sözü adlı, özlü sözlerden oluşan kapsamlı bir dosyama zaman zaman eklemelere devam ediyorum.  
 
Rasim Yılmaz
Asım Hocam, bize zaman ayırdığınız için size çok teşekkür ediyorum.
Son olarak çocukluğunuz,  gençliğiniz, öğrencilik, göç ve iş yaşamınızla ilgili birkaç anınızı bizimle paylaşmak ister misiniz? 
  
Asım Gönen
-  Bende çok teşekkür ediyorum.

-
TÖB-DER yönetimindeyken pek çok sanatsal etkinlik düzenlerdik. Özellikle müzik ve tiyatroyla ilgili olurdu bu etkinliklerimiz. Bu sanatsal etkinliklerden rahatsız olan yöneticiler etkinliğin tam ortasında elektriği keser, etkinliği sekteye uğratırlardı. Yazarlar Sendikası İzmir Temsilcilik görevindeyken, yine İzmir’in Bademler Köyünde şiir etkinliği düzenlemiştik. Salon ağzına kadar izleyiciler tarafından doldurulmuştu. Sahneye çıkan şairler konuşmalar yapıyor, şiirlerini okuyorlardı. Sıra bana geldi. Elimde şiir kitabım, mikrofonu elime aldım. Daha ilk cümlemde elektrikler kesiliverdi. Geçmişteki gibi öfke boğazımda bir eziklik duygusuyla düğümlendi. Şaşırmıştım. Ezberimde tutamayacak kadar çok şiirim vardı. Birden bire eski siyasi elektrik kesintileri geldi aklıma. Kükredim. “ Arkadaşlar, dostlar, bu ülkeye bir gün demokrasi gelecek ve biz o demokrasiyi söke söke getireceğiz,” dedim. Aniden elektrikler geldi ve salondakiler ayağa kalkarak alkışlamaya başladılar.  
  
-  Yine Bir dağ köyünde öğretmenim. Kadının biri rahim kanaması geçiriyor. Kanama bir türlü durmuyor. Hastaneye yatırdık. Sonradan anlattı. Ayağa kalkacak duruma gelince tuvalete gitmiş. Boy aynasında birini görmüş ve “bacı senin neren ağrıyor” demiş. Cevap alamayınca bir daha sormuş. Bize anlattığında bizden çok kendisi gülüyordu.  
 
- Dostum Avukat Kemal Kırlangıç anlatmıştı. Enver Gökçe ile yakın arkadaşmışlar. Bir gün Enver Gökçe “Kemal sana bir sırrımı anlatacağım, artık dayanamıyorum, paylaşmak zorundayım, ama bana söz ver, sen de kimseye anlatmayacaksın,” demiş. Kemal ağabeyi söz verince Enver Gökçe olayı anlatır. “Ben sansaryan handa hücrede yatıyordum. Lağım suları benim hücremde üstü açık kanaldan geçiyordu. Kışın soğuktan buz tutuyordu. Bu ortamda ben uşaklıktan kesildim. Çıkınca dostlarım beni evlenmem için zorlamaya başladılar. Bu durumda ben nasıl evlenirim. Senden yardım istemiyorum ama yalnızca paylaşmak istedim,” der. Enver Gökçe öldükten yıllarca sonra benim romanımın yayınlanması kararını aldığımız gün Kemal Ağabey bana,  “Asım sana bir sırrımı anlatacağım, artık benim için zorunluluk oldu ama sen kimseye anlatmayacaksın bana söz ver” dedi. Söz verdim ve aynı olayı anlattı. Şimdi ikisi de hayatta değiller. İstedim ki halkımız ve insanlık gerçek sanatçıların neler çektiğini bilsin. Bundan böyle Enver Gökçe ile ilgili etkinliklerde ve ilgili bazı başka etkinliklerde ben de sözümü bozdum ve izleyicilere anlatmayı insanı bir sorumlulukla görev edindim. Bunu sır olarak saklamaktan halkın bilgisine sunmayı daha yararlı buldum.   


    
 

Bu makale 508 kez okundu.

Yazarın Diğer Yazıları
Bu Habere Yapılan Yorumlar ( 0 )
08Haber Yazarlar
Ahmet NİŞANCI
www.08haber.com
Anasayfa - Künye - Foto Galeri - Rehber - Üyelik - Ziyaretçi Defteri - BizeYazın - İletişim - Webtv - 08 Röportaj - Haber Slayt - Güncel - Politika - Eğitim - Röportaj - Yaşam - Sağlık - Magazin - Spor - Kültür - Sanat - Çevre - Ekonomi - Teknoloji - 08Tv Canlı Yayın
Copyright © 2009 Tüm Hakları Saklıdır. [All Rights Reserved] 08 Radyo Televizyon Yayıncılık ve Organizasyon A.Ş.'ye aittir.
Dere Mah. Halitpaşa Cad. No:45/2 - ARTVıN - Telefon: (466) 212 68 56
E-Posta: radyo08@hotmail.com