SILAYA DOĞU...
3.BÖLÜM
SİRYA'YA SON BAKIŞ...
Rasim   YILMAZ
23.09.2011

 

SİRYA’YA SON BAKIŞ…

Bugün 7 Temmuz Perşembe. Ardanuç’un hafta günü. Yani halk pazarının kurulduğu gün. Önceden planladığımız üzere ilçeye inip erkenden evimizin ihtiyaçlarını almamız gerek, aksi takdirde öğlene doğru pazar kapanıyor. Pazara yetişemeyince marketlerin insafına ve bayatlamış sebze ve meyvelerine kalmış olacağız. Daha pahalıya alacak olmamızda cabası. İhtiyaçlarımızı alıp sonra da Tekin Üstündağ’ın, doğup büyüdüğü, çocukluk ve gençlik anılarının geçtiği, son yıllarda ise Artvin’deki barajlardan ötürü adından sıkça söz edilen, Sirya’ya (şimdiki adı Zeytinlik) köyüne gideceğiz.

Usot’ta,  Tekin Üstündağ’ı arkadaşlarıma tanıştırırken; “Devlet köyünü elinden aldı, bu da yetim kaldı. Aman iyi davranın yüreği yaralıdır, kendisini köysüz hissetmesin, onu bağrınıza basın” diyerek ara sıra şakalaşıyordum. Ama ne zaman ki Sirya ile yüzleşip duygudaşlık kurdum, işte o zaman bu şakamın ne kadar ağır olduğunu anladım.

Düşünüyorum da bir insana yaşatılabilecek en ağır acılardan birisi, sanırım anılarının elinden alınması olsa gerek.

Çocukluğumda Sirya adını, babamın evimize aldığı bazı sebze ve meyvelerden duyardım.

Sirya zeytini, Sirya pestili, Sirya üzümü gibi. Örneğin: Babam bunlardan birisinden söz edecek olsa; sözünün başına “Sirya” sözcüğünü koyardı. Üzüm isteyecekse: evde başka cins üzüm olmamasına rağmen, anneme: “Kız, bir Sirya üzümü getir” derdi. Sonraları anladım ki; burada yer adıyla söylenmiş olmasının altında yatan sebep, o ürünün kalitesini güçlendirmek içindi. Çünkü Sirya ürünlerinin tadı ve şekli bir ayrıydı. Elması, inciri, narı ve bal sarısı kavunları bir başkaydı Sirya’nın!..

Sirya Köyü hakkında son zamanlarda çok şey söylendi, çok tartışıldı. Çünkü Artvin’de yapılmakta olan Deriner Barajı’ndan kaynaklı bu köy kaldırılacağı için, önceleri köylülerin feryadı arşa ulaştı. Sonra da orantısız güç karşısında köylünün gücü devlete yetmeyince, bu kez istimlâk sorunları, mahkeme süreçleri derken, şimdilerde ise köye yeni bir yerleşim yeri tartışmaları sürüyor.

Neyse biz uzatmayalım, Sabah köyden çıkıp Ardanuç’a indik. Oradan da Sirya’ya gitmek üzere yola koyulduk. Berta Köprüsü’nden sola dönüp Yusufeli-Erzurum yoluna girdiğimizde alışık olduğumuz o yeşil doğa, kayaların başka bir gizem kattığı o muhteşem vadi, bana korkutucu gelmeye başladı.

Berta Köprüsü

İnsanoğlunun doğayı katledilişine tanık olmak bu olsa gerek. O koca koca kayaların, dağların yıkılışı, bana bir safaride izlediğim,  aç kurtların elindeki bir ceylanın parçalanışını hatırlattı. Kendi kanununu kendi koyan doğanın, eline fırsat geçtiğinde insanoğlunun karşısında aciz kalışına tanık olmak insanın içini acıtıyordu.  Yüzyıllardır bu insanlara hayat veren Çoruh, sanki insanlığa küsmüşçesine sessiz ve bulanık akıyordu.

 SİRYA’YA SON BAKIŞ...

 Sirya köyünün yol ayrımından sağa saparak köyün içerisine girdiğimizde yüreğim daraldı. Ben böyle bir olayı daha önce deprem sonrası gittiğim Düzce’de yaşamış, dünyalar tatlısı ev sahibimin çoluğu çocuğuyla enkazın altında olduklarını öğrendiğimde o sapasağlam kalbim bu görüntüye dayanamamış nerde ise duruvermişti. Burada ise tek tesellim çok şükür ki enkazların altında kimse yoktu.

 Sirya’ya daha önce hiç gitmemiştim. Ancak oranın bir dönemler nahiye olduğunu, hatta Artvin’in sebze ve meyve ihtiyacının büyük bir bölümünün buradan karşılandığını biliyordum. Ünlü Sirya şaraplarını bilmeyen duymayan yoktu.  Sanki bir deprem sonrası yıkılmış virane olmuş bu köyde bir dönemler içinde cıvıl cıvıl çocuk seslerinin çınladığı evlerde kimsecikler yoktu. Ölü sessizliği hâkimdi koskoca köye. Sanki olanlara direnmek istercesine kesilmiş zeytin ağaçlarının yeni filizleri, inadına çoğalarak dal budak salmıştı.

 

Ne yalan söyleyeyim, Siryalıların yerinde olmak istemezdim. Çünkü bu görüntü tüyler ürperticiydi. Tümüne yakınını dolaştığımız köyde birkaç çocuk ve kadın, birde cami İmamıyla karşılaştık.

 Tekin Üstündağ yakınlarının, sevdiklerinin mezarlarını, çocukluğunun geçtiği terk edilmiş üç katlı ahşap evlerini gezdirdi. Çok bir şeyde anlatamadı aslında. Eminim ki anlatacağı çok şey vardı aslında ama o susuyordu. Belki de her santimetre karesini görüntülediği bu köyün, yeniden fotoğraflarını çekiyordu. Biliyorum, konuşsa, anlatsa kendisini tutamayıp ağlayacak. Bende soru soramıyordum. Bende susmayı tercih etmek zorunda kalıyordum, çünkü benimde yüreğim kan ağlıyordu.

 

Tekin Üstündağ evinin önünde

Bir insanın sevdiklerinin mezarlarını sular altında bırakması, bir gün torununun elinden tutup ta: “Bak evlat, ben şu okulda okudum, şu camide namaz kıldım, şu ağaçtan düşüp kafamı yardım, ya da ne bileyim, şu ağacın dibinde sevgilimle göz göze bakıştım”  diyememek…

Yolda gezerken, sarı renkli bir kedinin gölgede duvarın üzerine yatmış uyuduğunu gördüm. Bir süre onu izledim. Ben seslenince sadece başını kaldırdı. Ne tedirgin oldu ne de sevinç gösterisinde bulundu.

Sanki “Hadi canım çek git işine, beni seviyor olsaydınız yalnız bırakmazdınız” der gibiydi. Ve kediyi düşündüm.

 Bir süre sonra herkes gidecek ama o burada tek başına kalacaktı. Çünkü gidecek olanların gittikleri yerlerde onlara yer olmayacak.  Köy sular altında kalmaya başladıkça o Genya Dağı’nın yükseklerine doğru çekilecek. Ve artık tek başınadır. Avlanarak yaşamını sürdürmeye çalışacak. Belki başka bir yerleşim yerine gidecek diyeceğim ama yakındaki tüm köylerin akıbeti buradan farklı değil ki. Zamanla mutlu olduğu bu köye ve tüm insanlara yabancılaşacak. Tıpkı buradan gitmek zorunda kalıpta buralara yabancılaşacak olan bu köylüler gibi…

Peki, orda yaşamış, orda büyük anılarını sulara gömmüş olan insanlar, yıllar sonra dönüp torunlarıyla buralara gelmek istediklerinde ne yapacaklar, torunlarına neler anlatacaklar dersiniz?

 Muhtemelen kayıkla baraj yüzeyinde gezintiye çıktıklarını (Tabii baraja toprak dolmamışta su kalmışsa) düşünelim. Yanında ki torununa: ”Bak evlat, bir varmış bir yokmuş, zamanın birinde şu gördüğün tepenin alt kısımlarında yani şu an üzerinde durduğumuz yerde bir köy varmış. Yani bizim köyümüz… Diye başlayan öyküler kim bilir kaç kez anlatılacak yürekler sızlayarak.

 Caminin yanına gittiğimizde bizi Gizem Okuyan, Goncagül Okuyan, Oğulcan Bakır, Simge Solar, Fehmi Polat ve Bedirhan Ayık adında çocuklar karşıladı.

Çocukları görünce birden için açıldı, moralim düzeldi. Hemen onlarla sohbete koyuldum. Yazlıkçıların çocuklarıymış. Her biri başka bir yerden gelmiş. Bir süre sonra geldikleri yere dönecekler. Tekrar içimi hüzün kapladı. Düşündüm ki; bu köy duruyor olsa beklide senede, ya da üç-beş senede birde olsa burası onların buluşma, görüşme yerleri olabilecekti.  Oysaki köy sular altında kaldığında, bu çocukların ailelerini tekrar buraya getirecek sebep kalmayacak. Dolayısıyla da bugün burada, hesapsızca koşup oynayan,  uzanıp ağaçların dallarından erik, dut, kiraz toplayıp yiyen bu çocukların, bu köyle ilgili son anıları olacak. Ve beklide bu arkadaşlarıyla hiç karşılaşmayacaklar.

 SİRYA’DAN GERİYE AKILDA KALMASI GEREKENLER:

 Cumhuriyet Dönemi yer adlarının değişmesine kadar köyün adı Sirya olarak geçiyor.

Sirya: Gürcücede “şarap”  anlamına geldiği söyleniyor.  Yani köyün adı köye ait önemli bir özelliği yansıtıyor. Çünkü Sirya’da  ev şarapçılığı oldukça yaygın. Geçmişte köy adını bu özelliğinden ötürü almış.

 Cumhuriyet dönemi ise Zeytinlik adını almasının başka bir anlamı var. Çünkü bu köyün temel geçim kaynağı zeytincilik.

 Sirya, Çoruh Nehri’nin tam kıyısında Genya Dağı’nın eteklerine yerleşmiş Artvin iline 20 km mesafede olmasına rağmen baraj yapımından ötürü bu mesafe 58 km’ye çıkmış. Toplam 685 dönüm arazisi olan bir köy. Hani “ekmeğini taştan çıkaranlar” derler ye Siryalılar tam da öyle… Köyün bu eğiminden dolayı taş duvarlar örülerek, bu duvarların arkasına bazen hayvanlarla, bazen de insan marifetiyle sepetlerle taşınan toprağın doldurulmasıyla tarım arazisi elde edilmiş.

Akdeniz iklimi özelliği taşıyor olmasından ötürü, bu taşınabilir diyebileceğimiz arazilerden yılda 3 kez ürün alınabilmekte. Bu köyde, zeytin, üzüm, kiraz, incir, sarı hurma, elma, armut başta olmak üzere, hemen hemen yetişmeyen hiçbir meyve ve sebze yok gibi.

 Yetiştirilen tüm meyve ve sebzeler başta Artvin il merkezi olmak üzere Erzurum, Kars, Trabzon pazarlarına gönderiliyormuş. 1950’li yıllara kadar kara kayıklarla Çoruh üzerinden taşımacılık yapıldığı da biliniyor. Sirya’nın kara kayık reisleri de (Yusuf Sönmez, Recep Yağcı, Süleyman Yelkenci)   yörede nam salmışlar.

 Bu köyün çok önemli bir başka özelliği ise: 1957 yılında elektriğini kendi üretmiş olması.

 Köyün asıl geçim kaynağı zeytinciliktir fakat geçmişten beri beyaz şarapçılıkta fazlasıyla adını duyurmuş. Hemen her evde şarap üretilirken, bu şarapların İstanbul’dan Batum’a, oradan Kremlin Sarayına kadar gitmediği yer yok. Köyde, 5-6 ton meyve ve sebze alabilecek 3 adet (maran) adı verilen soğuk hava depoları varmış.

Köyün güneyinde Çoruh’un karşı yakasında   “oçibet” mevkiinde Selçuklulardan kaldığı varsayılan kubbeli türbe bulunmakta. Bu türbenin 2 km yukarısında birbirini görecek şekilde aynı özellikleri taşıyan 2.bir türbe bulunmakta. Söylencelere göre bu türbeler, birbirlerine bir tünelle bağlılar ama bu güne kadar tünele rastlayan olmamış.

      

1.Türbe                                                                        2. Türbe

Geçmişte bu köy nahiye imiş. Sonrada yasalar gereği nahiyeler kaldırılınca yine köy konumuna gelmiş.

Aslında Sirya, kendine yete bilen sosyal yanı gelişkin bir köymüş. 

Sağlık ocağı, ilkokul, karakol, kooperatif, orman işletme deposu, 5- 6 adet bakkal, 5- 6 tane su değirmeni, 3 kahvehane, 2 lokanta, 1 otel, 1 demirci atölyesi, 2 -3 adet çapulacı dükkânı varmış. Yine eskiden el tezgâhlarında cecim (cicim), kilim, dolaplı ve ipekli battaniye, patiska bezi ve havlusu dokunurmuş. Geçmişte köyde ipek böceği de yapılırmış. Ayrıca köy sınırlarında birde çermik (ılıca) varmış.

Yakın zamana kadar 120 hane olan köyün, şimdilerde hane sayısının bir önemi kalmamış. Köy geçmişten beri Artvin’in her yerinde olduğu gibi başta Bursa ve Ankara olmak üzere, sürekli göç veren bir köy.


Sirya, Yukarı, Orta,  Aşağı, Kurçuoğulları ve  Eglancagilin olmak üzere beş mahalleden oluşuyor.

Sirya, tarihi göç yolları üzerinde bulunmasından ötürü, değişik kavim ulus ve devletler tarafından istilalarına maruz kalmış. Tarihler boyunca değişik kültürlere ev sahipliği yaptığı için olsa gerek zengin bir folklorik özelliğe sahip.  

Gençlerin Yağmur Duası:

Yaz mevsiminde köyde havalar kurak ve sıcak geçtiği için, köy gençleri çalı süpürgesinden yaptıkları ve adına “şemsi hatun” dedikleri bir kukla eşliğinde kapı kapı dolaşır:

Şemsi hatun ne ister

Kaşık kaşık yağ ister

Kepçe kepçe un ister

Allah’tan tatlı yağmur ister.

Amin! diyerek, bu tekerlemeyi hep birlikte söyler, köyden topladıkları un yağ ve benzeri yiyecekleri bir yerde pişirerek kendilerine ziyafet çekerlermiş.

 Hoşça kal Sirya…

Artvin merkez köylerinden Sirya (Zeytinlik) köyü, yapılmakta olan Deriner Barajı’ndan dolayı sular altında kalıyor. Dahası yüzyıllar boyu değişik kültürlere ev sahipliği yapmış olan Sirya, bütün doğal yapısı ve kültürel yapısıyla yok oluyor. Ayrılırken Sirya’ya son kez bakıyoruz.

Hoşça kal Sirya…

 Not: Bu yazıyı hazırlarken bazı istatistikî bilgilerinden yararlandığım Nihat Üstündağ’a ve beklide bir daha göremeyecek olduğum bu köyü görmeme olanak sağlayan Tekin Üstündağ’a teşekkür ederim.

Fotoğraf: Rasim Yılmaz, Tekin Üstündağ

(27 Eylül Salı: 4. Bölüm: tarihi Sirya Camisi ve Orcuk)


Bu makale 4228 kez okundu.

Yazarın Diğer Yazıları
Bu Habere Yapılan Yorumlar ( 0 )
08Haber Yazarlar
www.08haber.com
Anasayfa - Künye - Foto Galeri - Rehber - Üyelik - Ziyaretçi Defteri - BizeYazın - İletişim - Webtv - 08 Röportaj - Haber Slayt - Güncel - Politika - Eğitim - Röportaj - Yaşam - Sağlık - Magazin - Spor - Kültür - Sanat - Çevre - Ekonomi - Teknoloji - 08Tv Canlı Yayın
Copyright © 2009 Tüm Hakları Saklıdır. [All Rights Reserved] 08 Radyo Televizyon Yayıncılık ve Organizasyon A.Ş.'ye aittir.
Dere Mah. Halitpaşa Cad. No:45/2 - ARTVıN - Telefon: (466) 212 68 56
E-Posta: radyo08@hotmail.com